80. Venedik Festivali’nden notlar: Ayrımcılık, insanlık suçu ve çifte standartlar…

Bildiğimizi sandığımız, ama boyutlarının bu kadar derin olabileceğini düşünemediğimiz; unutturulan, nitekim çoğumuzun da unutuverdiği korkunç gerçeklerin ayırdına yeniden varınca hem üzüldük hem öfkelendik hem de içtenlikle, uzun uzun alkışladık.

Son 15 yıl boyunca, Avrupa Birliği ülkelerini çok korkutan, yer yer birbirine düşüren mülteciler ve kaçak göçmen işçi sorunlarına bu derece cesur ve dürüst bir yaklaşımla eğilen, sergilediği kanıtlanmış gerçeklerin önemine koşut olarak anlatım dilinin sert yalınlığıyla etki gücü iyice bilenmiş olan, belgesel-kurgu türünü altüst eden bu denli güçlü bir film izlemiş olmanın getirdiği sarsıntıyı aşmakta da çok zorlandık. Hatta, “aşmamak mı gerekir acaba?” diye de düşündük…

SÜRPRİZ OLUR…

Yarım yüzyıldır sinemayla içli dışlı geçen sanat yaşamında birçok unutulmaz filme imza atmış olan Polonya kökenli usta kadın yönetmen Agnieszka Holland’ın (1948), bu akşam yapılacak ödül töreninde Altın Aslan almaması sürpriz sayılır diyenlere katılıyorum. Hatta, bir adım daha ileri giderek şunu söyleyebilirim:

Agnieszka Holland’ın “Yeşil Sınır” (Zielona granica) adlı filmiyle en yüksek düzeyde ya da özel
bir biçimde onurlandırılmaması, jürinin ağır “sinema suçu” işlediği anlamına bile gelebilir!

AB ülkeleri sınırlarında işlenen ağır insanlık suçlarını, daha doğrusu insanlığa karşı işlenmiş olan bu tür affedilemez suçların dehşetini bir bir sergileyen Agnieszka Holland, 2000’li yılların sinemasında kuşkusuz derin bir iz bırakacak olan bu filmiyle, topluma ve insanlık tarihine karşı sorumluluğunun bilincinde olan dimdik sanatçı kimliğiyle önümüzde durmakta.

O İKİ SATIR…

Bugün, Ukrayna savaşı boyunca işlenen savaş ve insanlık suçlarını uluslararası mahkemelere taşımak için (ki bunlar çok doğru, gerekli girişimler) mangalda kül bırakmayan ülkeler, kendi kapıları önündeki pisliklerle de hesaplaşmak zorundalar.

“Yeşil Sınır”ın siyah/beyaz son karesine yansıyan iki satır, bu iç hesaplaşmanın ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için yeterli. İnsanlık tarihi boyunca kurtulamadığımız çifte standartların dehşet verici özeti, işte bu iki satırlık resmi sayısal verilerde somutlaşıyor: “Polonya, son bir buçuk yıl boyunca iki milyon Ukraynalı sığınmacıya kucak açtı. Suriye iç savaşından sonra geçen yıllar boyunca kapatılan, tellerle çevrilen, ordunun ve polisin devriye gezdiği Polonya- Belarus sınırındaysa, otuz bin Suriyeli, Afganistanlı, Afrikalı ya da Ortadoğulu sığınmacı öldürüldü.”

Söz konusu otuz bin insanın ve ölümden kurtulan yüz binlerin yaşadıkları cehennemi iki buçuk saat boyunca beyazperdede izledikten sonra, bu sayısal verilerin kahredici dehşeti daha da derinleşiyor. Bilinçli olarak faşizmin sistematik vahşeti eşliğinde, göz göre göre, bile bile işlenen insanlık suçlarını unutmamalıyız.

Çifte standartların, her tür manipülasyon ve propagandanın tuzaklarına düşmemek için başka çaremiz yok.

Her ülkede, başta devleti yönetenler olmak üzere, herkesin geçmişiyle hesaplaşmasının ya da moda deyimiyle helalleşmesinin, ne kadar önemli ve kaçınılmaz olduğunu haykırıyor Polonyalı hümanist, aktivist, angaje sinema ustası Agnieszka Holland…

Sesine kulak vermek zorundayız!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

x